Demirtaş İçerde Erdi mi Yoksa Rol mü Çalıyor?

Güncelleme tarihi: 6 Eyl



Sayın Selahattin Demirtaş’ın son zamanlarda verdiği mesajlar ve en son Murat Sabuncuya verdiği mülakattaki mesajlar çok düşündürücüdür. Ne oldu da Sayın Demirtaş bu noktaya geldi? Acaba kendisine yeni bir misyon mu teklif edildi yoksa panik içinde birilerinden rol mü çalmaya çalışıyor?


Sayın Demirtaş’ın söylediklerini değerlendirmeden önce, konuştuğu konu (Kürt Sorunu) üzerine doktora tezi yazmış ve bu konuda 4-5 de araştırma kitabı, onlarca da araştırma makalesi yazmış bir Kürt olarak, Türkiye’de Kürt Sorununun çözümünün mümkünlüğünü biraz hatırlatmak isterim.


Gerçekte taraflar bu sorun çözülsün istiyor mu?


Diğer taraftan varlığını bu sorunun varlığına borçlu olanlar (hem Kürt tarafında hem de Türk tarafında), bu sorun biterse etkileri ve itibarları bitecek olanlar bu sorun bitsin ister mi? Buna altlık oluştursun diye kısa bir değerlendirme yapmak gerekecek.


Gerçekte Türkiye’nin müesses nizamı, kurucu iradesi, kırmızı kitabı yazanları, derin devleti veya çelik çekirdeği (ismine ne derseniz deyin) Kürt Sorunu böyle sürsün mü ister, yoksa çözülsün mü ister? İşaretler sanki böyle sürsün ister gibidir.


Kurucu irade ulus fikrinden vazgeçti mi?


Türkiye’nin ulus devletin “ulusu”nu oluşturma projesinden vazgeçtiğine dair hiçbir gösterge yok. Ne var ki baştan beri bunun önündeki en büyük engel, (1) sayısal yoğunluklarından, (2) otokton oluşlarından, (3) Sünni Müslüman oluşlarından ve (4) Türklere 1071’den beri katkılarından dolayı Kürtlerdir.


Yukarıdaki dört başlığa kısaca açıklık getirelim; birincisi Kürtler sayıca milyonları buldukları için yer değiştirme, göç ettirip başka bölgede asimile etme projeleri ile kimlik bilinci yok edilemiyor. Devlet bunu her denediğinde Kürtler gittikleri bölgelerde kimliklerine daha çok sarıldılar. Mağduriyet, dayanışmayı ve kimlik bilincini pekiştirdi.


İkincisi Kürtler kendi anavatanlarında (otokton) yaşamaktadırlar ve başından beri tüm savaşlara, büyük imparatorlukların ve dinlerin etkisine rağmen burada kalmayı sürdürmüşlerdir. Kürtlerin kültürleri ile coğrafyaları tam bir “jeopolitik” örneği olarak pekişmiştir. Anayurt dedikleri yere yükledikleri anlam, nereye giderlerse gitsin, zihinlerinin arka planında durmaktadır.


Üçüncüsü Kürtler, Türkler ile hem din hem de mezhep açısından uyumludurlar. Ermeniler, Rumlar gibi din üzerinden, Şiiler gibi mezhep üzerinden kavga bahanesi üretmek zordur. Münferit asayiş olaylarının dışında toplu savaşlar için bir gerekçe bulmak kolay değildir.


Dördüncüsü Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi (1071 Malazgirt Savaşı), büyük bir imparatorluk olup Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya hükmetmesi (1514 Çaldıran Savaşı), İmparatorluklar çağının bitimiyle ulus devlet kurması (1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı) aşamalarının tamamında Kürtler canlarıyla bedel verip, savaşıp, Türklerin burada vatan sahibi olmasına katkı sağlamışlardır. Üstelik bunların karşılığı Kürtler hiçbir kazanç elde etmemiştir.


Yukarıdaki dört gerekçe göz önüne alındığında, kurucu irade; ulus devlet projesinin ulusunu “Türk” kimliği etrafında (ister üst kimlik olsun, ister etnik kimlik olsun) inşa ederken, bu ortak tarihi geçmişin ve bağların olduğu Kürtleri ne yapacaktır? Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına mı sürecektir; nereye? Kürtlere kimliklerini, tarihlerini, kültürlerini unutturacak bir asimilasyon programı mı uygulayacaktır; ne oranda başarılı olur? Kürtleri topyekûn imha mı edecektir; bunu halkına ve dünyaya nasıl anlatacaktır? Bu sorunun cevabı kolay değildir. Ya da ulus devlet projesinden vazgeçecek, egemenliğini kısmi de olsa paylaşacak, iki uluslu bir devlet, federatif veya özerk yapılı bir sistem düşünecek. Görünen o ki, Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü’nün ve kurucu kadronun murat ettiği ulus-devlet fikrinden bir sapma yoktur. Zaman zaman farklı sesler ifade edilse de, bu sesler devletin omurgasını oluşturan yapıların ve aktörlerin dışındaki cılız ve etkisiz seslerden öteye geçemiyor, derhal bölücülükle suçlanıp susturuluyorlar.


Peki, o zaman devlet aklı, ulus-devlet projesini tamamlamak için Kürtler konusunda ne yapacaktı? Zaman içinde Kürtleri coğrafyasından, kültüründen ve dolayısıyla hafızasından uzaklaştırıp büyük kentlerde geçim derdi ile meşgul ederek, o arada milli eğitim sistemi ve devletin ideolojik aygıtları ile dönüştürebilirdi. Buna rağmen siyasi kimlik ve statü talebinde bulunanları olacaktı, onları ne yapacaktı? Onları tavizsiz şekilde ezecekti!


Ezip öğütmek için bir meşrulaştırıcı lazım


Devlet, sırf siyasi statü talebinde bulundu diye, Kürtlere anadilde eğitim, özerklik, hatta bağımsız devlet istedi diye insanları suçlayamazdı. Bunlar tüm dünyada, belirli bir yoğunlukta olan her etnik grupta yaygın taleplerdir. Bunları istemek, egemen etnisite tarafından hoş karşılanmazsa da suç da sayılmaz. Nihayetinde Kürtler de pekâlâ bağımsız devlet olmak isteyebilirler, bunu başarırlar/başarmazlar, bu mümkün olur/olmaz ayrı bir konudur, ancak bu talepte bulunmaları suç değildir. O halde siyasi statü taleplerinde bulunan Kürtler nasıl öğütülecekti?


Tam burada PKK bir şekilde ortaya çıktı. Dönemin birçok Kürt aktivisti ve siyasetçisine göre, “görünmez bir el” silah ve şiddet araçlarına başvurmayan tüm diğer Kürt partilerinin, derneklerinin, sivil girişimlerinin canına okurken, PKK adeta teşvik edildi. PKK ilk bildirisinde “Kürdistan’ın işgal altında olduğunu söyledi ve hedeflerinin bağımsız Kürdistan olduğunu” açıkça deklere ederek Kürt gençlerini saflarına katmaya başladı. Kimlik ve statü talepleri olan entelektüel Kürtler de ideolojik olarak hareketi desteklemeye başladı.


Yıllar içinde can kayıpları ve şiddetin boyutu o hale geldi ki, kendisine bir özgürlük hareketi olarak bakan ve isminin açılımı “Kürdistan işçi partisi” (Partiya Karkerên Kurdistanê) olan bir oluşum dünyanın büyük kısmında “terör örgütü” olarak tescillendi. Böylece kimlik ve statü talebi olanlar, hatta kendi vergileri ile devlet okullarında kendi çocuklarına anadilde eğitim verilmesini isteyenler de artık “terörist” muamelesi görmeye başlamıştı. Şimdi Türk ulus-devlet projesi önündeki Kürt engeli daha rahat temizlenebilir, ezilerek yok edilebilirdi. Çünkü artık söz konusu olan kültürel veya siyasal taleplerde bulunanlar değil, insanları öldüren ve devleti bölmeye çalışan “teröristler” idi. Devlet tankıyla, uçağıyla, ordusuyla bunları yok edebilirdi ve kimse de bundan dolayı devleti eleştiremezdi.


Üstelik başka ülkelerin sınırları içinde olan komşu coğrafyalardaki Kürtlerin de statü sahibi olmalarını önleyebilirdi. Kandil vasıtasıyla Kuzey Irak Kürt bölgesine onlarca üs kuracak, her istediğinde savaş uçakları, tankları ve askeri birlikleri ile girebilecek, böylece oradaki statü talebini de kontrol altında tutabilecekti. Nihayet 2017 referandumunda, Türkiye ile çok iyi ilişkiler içinde olan Barzani yönetimine dahi “mümkün değil, söz konusu olamaz” şeklinde sert tepki gösterip, kendi varlığına bir tehdit olarak algıladığını gösterecekti. Benzer şekilde Suriye’de Kürtlerin statü sahibi olmaması için gerekli tüm reaksiyonu sergileyecekti. Bütün bunları meşrulaştıran PKK idi. Halbuki Barzani referandumuna gösterilen tepki, durumun PKK ile sınırlı olmadığını net olarak göstermişti.


Şimdi, bu izah ve açıklamalar ışığında baktığınızda, devlet istediği ortamı bulmuşken, kültürel kimlik veya siyasal statü talebinde bulunan tüm Kürtleri “terör” torbasına koyup ezme imkanı elde etmişken, bu imkanı sağlayan örgütü yok etmek mi ister yoksa sonuna kadar yaşatmak mı ister?


Çünkü ordusu, teknik kapasitesi, imkânları ve gücü ile karşılaştırdığınızda Türkiye Cumhuriyeti silahlı kuvvetleri ve diğer güvenlik birimlerinin PKK ile onca zamandır baş edememiş olması akla çok uygun gelmez. Dönüp kendi halkına asıl planının (ulus devletin ulusunu inşa projesini tamamlamak için) bu olduğunu, bu vasıtayla Kürtleri zamana yayarak dönüştürdüğünü veya yönettiğini de açıklayacak değildir. Gerçekçi bir görüntüyle örgütü yok etmek veya Kürt Sorununu çözmek istediğini ifade edecektir. Diğer taraftan Kürtler adına toplumsal karşılığı olan her aktörü denetim altına alıp, sorunu kendi kontrolünde yönetmeye devam etmek isteyecektir.


Bu tespitlere temel noktalarda itirazı olmayan her aklı baliğ kişi, devletin Kürt Sorununu bitirmek değil de yönetmek istediğini görebilir. Tam olarak da bu haliyle olabildiğince sürdürmek, zamana yaymak ve zaman içinde peyderpey sivri talepleri olan Kürtleri ezip, “makbul Kürtleri” çoğaltmak isteyebilir.


Sayın Demirtaş bu gerçeği göremiyor mu?


Sayın Demirtaş’ın bu gerçeği göremediğini düşünmek saflık olur. Gayet deneyimli bir siyasetçi, okuyup yazan bir entelektüel olarak yıllardır içinde olduğu sorunun bu boyutlarını (ve kendisine hediye ettiğim kitapta yazdığım diğer boyutlarını) elbette görmüştür.


O zaman çözümden ne kastediyor?


Örgütün Sayın Demirtaş’ın çağrısıyla silah bırakmayacağını bilmiyor mu? Bırakmak isterse bile şimdi artık uluslararası bir aparata dönüştüğü için silah bırakmasını istemeyen diğer güçlerin buna izin vermeyebileceğini bilmiyor mu? Hepsinden önemlisi ulus-devlet projesini tek ulus üzerinden nihayete erdirmek isteyen devlet aklının, yukarıda saydığım gerekçelerden dolayı, örgütün silah bırakmasını istemeyebileceğini bilmiyor mu?


Şimdi durduk yerde “PKK silah bıraksın isterim”, “HDP Türk açılımı yapmalıdır” demesinin anlamı nedir? Kendisine yeni bir rol mü teklif edildi yoksa panikle birilerinden rol mü çalıyor?


Çünkü Sayın Demirtaş “seni başkan yaptırmayacağız” derken, o mesajı verdiği hükümetin lideri tarafından çözüm süreci diye önemli bir süreç yürüyordu. O süreç içinde ben de “Türkiye’de Kürt Sorununun Çözümü Sürecinde Algının Yeniden İnşası” başlıklı doktora tezimi yazmak için Sayın Demirtaş ile mülakat (2013) yapmıştım (ses kayıtlarımız duruyor). Tezim bittiğinde basılan bir kopyasını götürüp kendisine vermiştim ve o tezde çok açık şekilde “KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ TÜRK HALKININ RIZASINI KAZANMAKTAN GEÇER” diye altını çizmiş, hatta tezin tamamında bunun için Türk halkının algısını nasıl inşa etmek gerektiğine yönelik onlarca madde sıralamıştım. İyi bir okuyucu olan Sayın Demirtaş, herhalde Kürt partisinin başkanıyken, üstelik kendisi ile mülakat da yapılmış bir metni, üstüne üstlük kendisine bir kopyası verilmiş Kürt Sorunu hakkında bir doktora tezini okumamış olamaz.


Yani Sayın Demirtaş’ın söylediği sözlerin sahibi, ileri sürdüğü tezlerin sahibi kendisi değildir, ben ve benim gibi Kürt entelektüellerdir. Üstelik kendisi içerde güzel hikayeler yazarken, biz de, mobbinge maruz koşullarda Kürt Sorunu üzerine, kendisinin hikayelerinden daha çok sayıda araştırma kitabı yazdık. Dönüp onları tekrar okursa (çünkü hepsini okuduğunu tahmin ediyorum) bu fikrin kime ait olduğunu (en azından kendisine ait olmadığını) hatırlayabilir. Hatırlamıyorsa 2013 Mayıs ayında videoya çektiğim ve YüksekovaHaber.com’da yayınlanan iki videoyu (oradaki arşivim silindiği için kişisel youtube hesabımdan veriyorum) izlemesi kendisine hatırlatır: Bu bayrak Hepimizin https://youtu.be/N7-YDtz57eY başlıklı videoda, HDP bayrak açılımı, MHP Kürtçe açılımı yapsın diye önerdiğimi, diğer videoda da “Barış İçin Bir Söz Söyle” https://youtu.be/-HUUYTpWFvg görecektir. Bu fikirlerin sahibi sayın Demirtaş değildir, bu biline. Ben ve benim gibi düşünen başka Kürt ve Türk aydınlarıdır. Tabii ki kendisi de aynı şekilde düşünebilir fakat şimdi ortaya çıkan söylem yeni değil, kendisine ait değil, kitaplarımıza, tezlerimize, yayınlarımıza kaynak göstererek söylemesi daha şık olurdu.


Aynı sayın Demirtaş, HDP’nin Eş Genel Başkanı iken abim ilçe başkanıydı, ben abimin referansıyla gidip kendisine bölgesel kalkınma projelerimi anlattım. Hasip Kaplan’a, İdris Baluken’e, Hamit Geylani’ye, Pervin Buldan’a, Kamuran Yüksek’e, Adil Zozani’ye ve birçok yöneticiye, belediye başkanına anlattım. Bölgede gençleri iş-aş sahibi yapmak için 96’dan beri sürdürdüğüm Entegre Hayvancılık (OVAŞ A.Ş.) çalışmalarımdan, Kalkınma Kooperatifçiliği (S.S. Bağışlı Tarımsal Kalkınma Kooperatifi) deneyimlerimden, diğer gönüllü projelerimden söz ettim. Kendilerinin arkasındaki halk desteği ile bu tür projeleri yaygınlaştırarak, bölgede en az bir milyon kişilik ek istihdam yaratabileceğimi söyledim. Çoğu için tanıklarım var (meclis kamera kayıtlarından da doğrulanabilir). Ayrıca kendilerinin yoğun olarak okuduğu “Yüksekova Haber” internet gazetesinde yıllarca yazdım ve kendileri ile birlikte seçmenleri her bir yazımı on binlerle okudular. Bu sorunu gençlerimizi okutarak, bölgeyi kalkındırarak, iş sahibi kişi sayısını arttırarak, ülke refahını yükselterek aşabileceğimizi, hatta kültürel taleplerin o zaman direnç görmeden çok rahat kabul göreceğini, sorunun ülke bütünlüğü içinde çok kültürlülük yönünde bir rıza üreterek çözülebileceğini anlattım, defalarca yazdım.


Beni bölgesel kalkınmaya verdiğim önemden dolayı hepsi bilir, tanır. Ayrıca kendisi de bir dönem Hakkari’nin birinci sıradan “kayyım milletvekili” idi. Hakkari’de Siyaset Bilimi Doktorası olan kaç kişi var ki tanımasın? Üstelik kendisi ile tezim için mülakat yapmışım ve defalarca görüşmüşüm. Üstelik HDP’nin uzatmalı eş genel başkanı Sayın Pervin Buldan da Hakkarilidir. Hakkari küçücük bir il, orada kooperatifçilik yapmış, onlarca proje yapmış, bölgenin en çok okunan gazetesinde yazan bir siyaset bilimciyi tanımazlar mı? Elbette tanıyorlar ve yazdıklarımı okuyorlardı.


Bari gidip kendim uygulayayım dedim


Ben kendilerine kalkınma projelerimi yıllarca her anlattığımda, hiç biri itiraz etmedi, hatta birçoğu “bir hafta içinde geniş katılımlı bir toplantı düzenleyip sizi davet edeceğiz, siz yöneticilerimize anlatın, sonra bir yerden pilot uygulamayı başlatacağız” dediler. Fakat o bir hafta bir türlü gelmedi. Aynı şeyi belediye başkanları da yaptı. Gidiş o gidiş, bir daha görüşme için randevu dahi vermediler.


Sonra gidip kendim uygulayayım, belki teknik detayları onlara karışık geldi, anlamadılar, bari gidip siyasetçi olarak ben uygulayayım diye karar verdim. Çünkü yerel yönetimlerde ciddi bir halk kitlesi vardı ve projenin başarısı için bölgesel pazar ağını kurmak, sonra lojistik ağını ve üretim ağını kurup entegre etmek için o geniş halk desteğine ihtiyacım vardı. 7 HAZİRAN 2015 GİDİP HDP HAKKÂRİ MİLLETVEKİLİ ADAY ADAYI OLDUM.


1501 aday adayı arasında Siyaset Bilimi Doktorası olan, üstelik Kürt Sorunu üzerine tez yazmış olan, bölgesel kalkınma konusunda hem kooperatifçilik, hem entegre hayvancılık deneyimi olan, üstelik bu projeleri bölge çapında yaygınlaştırmak için tüm HDP yönetimlerine defalarca anlatmış olan bir iktisatçı, Hakkarili bir Kürt, abisi HDP’de yöneticilik yapmış bir sosyolog, özetle dosyasında KPDS belgesi dahil 7 diploma bulunan biri olarak başvurmuştum. Sayın Demirtaş aday adaylığı sürecinde, sözüm ona herkese eşit mesafede duracağız diye yüz yüze birçoğumuzla görüşmedi dahi, fakat sonradan öğrendik ki seçtikleri adamları gizliden çağırıp Ankara’da görüşmüşler, adayları da zaten önceden belirlemişler, bize ise sadece bir tiyatro sergilemişler. Bu arada ben kamudaki işime geri döndüm, ancak sırf HDP'den aday adayı oldum diye sürekli bir yıldırmaya uğradım, mobbing gördüm, kariyerim engellendi, akademiye geçişim önlendi, hatta doktoralı bir mühendis olduğum halde mühendis kadrosunu ve ek göstergesini bile almadan 2200 ek göstergeyle emekli olmak zorunda kaldım. En kötü ihtimalle bir üniversitede Profesör olurdum şimdiye, ama ben bunlar bir yana itibarımdan, gelirimden, emekli maaşımdan bedel verdim. Her neyse, bedelleri yarıştırmıyoruz. Sayın Demirtaş'ın tez elden cezaevinden çıkıp çocuklarının arasına gelmesini dilerim. Fakat biz dışarda Sayın Demirtaş'tan daha iyi koşullarda değiliz, bilgisi olsun.


Şimdi Murat Sabuncu ile mülakatında “adayların ön seçimle belirlenmesi” gerektiğini söylüyor. Sayın Demirtaş, siz Hakkarili olmadığınız halde, Hakkari’ye birinci sıradan Milletvekili oldunuz, Hakkarililere sordunuz mu? Sizi severlerdi, belki yine de kabul ederlerdi, fakat sizden önceki ve sonraki dönemlerde de, yani sizin genel başkan olduğunuz dönemlerde de Hakkari’nin ilk sırasına hep dışarıdan bir “Kayyım Milletvekili” atadınız, siz de onlardan biriydiniz. Acaba seçmenin iradesine kayyım atadık, bari oradan bir Hakkariliyi de Diyarbakır’a, Mardin’e atayalım dediniz mi? Şimdi ne oldu ki? İçerde erdiniz mi, yoksa en basit anlamda temsili demokrasiyi bir hukukçu olarak yeni mi keşfettiniz?


Sizin yıllar sonra da olsa, bizim en az on yıl önce yazıp söylediklerimizi kavrayan noktaya gelmiş olmanız iyi bir gelişmedir. Kendi içinde bir evrimdir, ilerlemedir. Ancak neden şimdi?


O sözün sahibi biziz.


O politikanın sahibi biziz. Biz bu sorunun böyle çözülebileceğini yıllardır yazıyoruz, yayınlıyoruz, ispatlarımız ortada duruyor.



Tarih size bazı çözümler için fırsat verdi, siz ya görmediniz, ya da görmek istemediniz. Geçti gitti. Bugün Kürtlerin bir kısmı sizi hala sever, değer verir. O zaman doğru duruşu sergilerseniz belki tarih ve halk size ikinci bir şans da verir.



1.674 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör