Kürt Sorununun Etnik Ulusçuluk Boyutu


Kürt Sorununun etnik milliyetçilik boyutunu ele almadan önce “etniklik” ve “ulus” hakkında kısaca bir hatırlatma yapmak gerekir. Aksi halde kavramlar gerçek anlamları ile anlaşılmadan, dil aracılığı ile düşünce temelinde bir mutabakat sağlanmaz, neden söz edildiği konusunda fikir birliği oluşmaz ve yanlış anlamalar olur. Bunun için bu yazı kapsamında etnisiteyi ve ulusçuluğu hangi anlamda kullandığımızı açıklama ihtiyacı doğdu.


Etnisite Nedir?


Etni, etnik topluluk, etnik grup gibi terimler genellikle budun, kavim anlamında, kullanılmaktadır. Etni teriminin kökeni Eski Yunanca halk, millet anlamına gelen “ethnos”terimine dayandırılır[1]. Etnik bir grup ise, soya ait mitlerin rolünü ve tarihi anıları vurgulayan, din, gelenek, dil ya da kurumlar gibi bir veya birden fazla kültürel farklılığa göre tanınan ve ayırt edilen bir kültürel kolektif tiptir[2]. Bu etnik kültürel kolektif tip değerler, gelenekler ve uygulamaları kapsar. Fakat daha önemlisi o genellikle orijinlerine ve geçmişlerine odaklanarak bir halka ortak kimlik ve farklılık hissi verir[3]. Farklılık hissini Smith[4];

1) kolektif bir özel ad,

2) ortak bir soy miti,

3) paylaşılan tarihi anılar,

4) ortak kültürü farklı kılan bir ya da daha fazla unsur,

5) özel bir “yurt”la bağ ve

6) nüfusun önemli kesimleri arasında dayanışma duygusu gibi ortaklıklara dayandırır.


Bazı araştırmacılara göre etnik gruplar çoğu zaman bir ırk grubudur. Irk dayanağı, etnik gruplarda ırkçı bir perspektifin yerleşmesine yol açabilir. Buna karşın Antropologlar biyolojik ırkçılığın dayanabileceği herhangi bir bilimsel temelin bulunamadığına işaret ederler. Lévi-Strauss[5]’a göre, ırk gerçekliği öyle uzak bir geçmişte kaybolur ki, ırksal farklılıkların kökenine inmeye çalışırsak, bulacağımız şey gerçekte ırklar değil, kültürlerin çeşitliliği olur. Smith’e göre, pratikte etniler, fiziki antropolojik alt-türleri anlamında bile bir birleriyle karıştırılmaktadır. Bu karışıklık, ırksal mücadele, toplumsal organizmalar ve ırkın ıslahına (öjenik) dair mealen “bilimsel” nosyonlarıyla ırkçı ideoloji ve söylemlerin yarattığı geniş çaplı etkilerin bir ürünüdür[6]. Dolayısıyla ırk söylemi siyasi amaçlı ideolojik bir üretimdir. Biyolojik ırkçılığın dayanaksızlığı yanında kültürel çeşitlilik olarak etnisite inkâr edilemez bir gerçekliktir.


Etniklik, başka bireysel ve kolektif çıkarlar için, özellikle de iktidar mücadelelerinde amaçların arkalamaları için taraftarlarını harekete geçirme ihtiyacını duyan rekabet halindeki seçkinlerin çıkarları için “araçsal” olarak kullanılmasını mümkün kılar. Böyle bir mücadelede etniklik yararlı bir araç haline gelir. Hal böyle olunca etnisite toplumlar arası çatışmaların en önemli kaynaklarından biri haline gelir. Ne de olsa çoğunlukla bir etnik topluluğun siyasi egemenliğinde kurulmuş olmalarına rağmen, modern devletlerin neredeyse tamamı bir oranda etnik farklılıkları barındırmaktadır.


Etnik farklılıkların toplumları büyük ölçüde zenginleştirmesine karşın böylesi devletler iç karışıklıklar ya da dış tehditler karşısında kırılgandırlar. Farklı dil, din ve kültürel artalanlar etnik gruplar arasında açık düşmanlıkla sonuçlanan fay hatları halini alabilirler[7]. Çünkü etniler arasında genellikle simetrik bir ilişki sağlanamaz ve baskın etni kendisini devletle özdeşleştirerek diğerlerini ikincilleştirir. Modern toplumlarda ve belirli bir milliyetçiliğin baskısı altında kalan yalnız kalabalıklar içinde yabancılaşmayı yaşayan kişiler, aidiyet ve dayanışma ihtiyacını daha yoğun bir biçimde duyarak bir etnik bilince sarılabilirler. Bu durum etnik merkeziciliği ve toplumsal çatışmaları doğurabilir[8]. Çalışmanın konusu olan Kürt sorunu da modern ulus devletlerin sınırları içindeki etnik azınlıkların baskın etniyle çatışmalarının örneklerinden sadece biridir.


Çatışmaya, etnik grup üyelerinin kendilerini toplumda diğer gruplardan kültürel açıdan farklı görmeleri, karşılığında da diğer gruplar tarafından farklı görülmeleri zemin sağlar[9]. Bir kere öteki olarak tanımlanmış bir etnik kimlik söz konusu olduğunda, ya uzlaşma ya da çatışma ile sonuçlanacak iki seçenekli bir etkileşim kaçınılmazdır. Konumlarını baskın etni karşısında dezavantajlı olarak gören etnik grupta iç dayanışma pekişir. Bir etnik grubun üyelerinin kendilerini azınlık olarak görmeleri korkuları arttırır ve sürekli bir tehdit altında olduklarını düşünmelerine sebep olur. Çünkü korku ve tehdit algısı, grubu içe kapanmaya ve bir direniş kimliği geliştirmeye iter.


Ulus ya da Ulusçuluk Nedir?


Ulus teriminin sözlük anlamıyla en kısa tanımı; ortak bir kültürel mirası savunan ve kendilerini bir doğal politik topluluk olarak kabul eden insan grubu şeklindedir. Siyasal olarak ulus, kendilerini doğal bir siyasal topluluk olarak gören insanlar grubudur. Klasik olarak bu devlet olmayı başarma veya sürdürme arzusu olarak ifade edilmekle birlikte, yurttaşlık bilinci biçimini de alabilir[10].


Ulusların nasıl ortaya çıktığıyla ilgili birbirinden farklı yaklaşımlar vardır. Fukuyama, ulusların ortaya çıkışında Avrupalı ve Amerikan bakış şeklinde ikili bir ayırım yapar. Avrupalı bakışa göre, ortak değerlere, geleneklere ve tarihsel belleğe sahip olan toplumlar, planlanmamış bir tarihsel evrim içinde doğarlar, inşa edilmezler. Amerikan bakışa göre ise uluslar inşa ürünüdür, bu inşa aslında devlet inşasıdır[11]. Kurumlarıyla bir devlet yapısı inşa edilir ve o yapı ulusunu inşa eder.


Gellner’e göre, uluslar ancak çağı bağlamında tanımlanabilirler. “Ulusçuluk çağı” şu ya da bu ulusun uyanışı ve kendini siyasal anlamda kabul ettirişinden ibaret değildir. Genel toplumsal koşullar, bütün halka mal olan standartlaşmış, türdeş, merkezi olarak desteklenen yüksek kültürlerin oluşmasına elverdiğinde, iyi tanımlanmış bir eğitim sisteminin denetimi sayesinde insanların çoğu kez şevkle özdeşleştikleri tek birimi oluştururlar[12]. Ulusçuluğun ortaya çıktığı 19. yüzyılın başlarında gruplaşma ile siyasal oluşum arasında çakışma önemli olmuştur[13]. Ulusçuluk aslında derinliğine içselleştirilmiş, her biri devlet tarafından korunan, eğitime bağlı yüksek kültürlere dayanan yeni türden bir toplumsal örgütlenmenin sonucudur. Bir başka deyişle ulusçuluk, antropologların “kültürleme” dedikleri etkinliğin ürünüdür.


Ulusçuluk çağının belirgin özelliklerinden biri de sanayileşmeye geçiş çağı ile örtüşüyor olmasıdır[14]. Sanayileşme ulusun ortaya çıkmasında hem dışarıdan hem de içeriden bir etkiye sahiptir. Dışarıdan etkisi Wallerstein’in, “ulusal birimler, küresel bir dünya ekonomisi yapısından yola çıkarak, orada belli bir dönemde oynadıkları role göre, merkezden başlayarak oluşur. Daha doğrusu, merkezin çevre üzerindeki hâkimiyetinin rakip araçları olarak birbirine karşı oluşur”[15] şeklinde ifade ettiği etkidir. İçeriden etkisi ise inşanın araçlarını işaret eder. Bir ulusun kendisini ulus olarak tanımlaması için kültürel bir homojenliğin endüstriyel sosyal organizasyon tarafından sağlanması gerekir. Kültürel homojenlik de ancak yaygın tek dil, eğitim ve medya tarafından sağlanabilmektedir[16]. Yani, ulusları meydana çıkaran ulusçuluğun kendisidir. Ulusçuluktan önce bir ulus yoktur. Ulusçuluğun kullandığı kültürel parçalar ve yamalar çoğu kez gelişi güzel yaratılmış tarihsel icatlardır. Korumak ve yeniden canlandırmak iddiasında olduğu kültürler de çoğu kez ya kendi icadıdır ya da tanınmayacak kadar değişmiştir[17]. Denilebilir ki ulus psikopolitik bir inşadır.


Ulus inşasında türdeşliğin sağlanması önemlidir. Türdeşliği sağlamada eğitimin çok önemli bir işlevi vardır. Eğitimle bir taraftan tek dil yaratılmaya çalışılırken aynı zamanda ortak bir tarihsel, sanatsal ve kültürel geleneğin yaratılması ve denetimi de söz konusu olmaktadır[18]. Ulusçuluk, talihsiz biçimde ulusçu ideolojiden etkilenen otoritelerin hükmüne girmiş halklara, türdeşliğin zorla benimsetilmesidir[19]. Türdeşliği temin etmek adına dayatılan ortak dil ve yaygın eğitim, görkemli milli simgeler gösterisi, yalnızca sınırlayıcı bir millet tanımını ifade etmeye, temsil etmeye, pekiştirmeye ve milletin üyelerini ortak, paylaşılan hayali anılar, mitler ve değerler aracılığıyla içeride birleştirmeye hizmet eder[20]. Bu süreçte bireyler, bir yandan kendi dil alanları içinde yer alan yüzbinler ya da milyonlarca insanın farkına varırken, aynı zamanda yalnızca o yüzbinler ya da milyonların bu şekilde kendileriyle aynı alana ait olduğunun da farkına varırlar. Böylece kendi dünyevi, tikel ve görünür görünmezlikleriyle ulusal olarak hayal edilen cemaatlerin nüvelerini biçimlendirirler[21].


Sonuç olarak ulus, sanayileşmenin doğurduğu koşulların etkisi ile ulusçuluk fikrine sahip seçkinlerin zihninden başlayarak, ortak dil, eğitim, medya gibi türdeşleştirici araçların yardımıyla kitlelerin katılımının sağlandığı inşa ürünü kurgusal bir cemaattir. Bu kurgusal cemaat homojen bir etnisiteden inşa edilmiş olabileceği gibi, heterojen etnik, sosyal, kültürel kimlikleri bir eritme kabında eriterek de inşa edilmiş olabilir. Etnisiteden farklı olarak ulus, siyasal bir egemenliğe, yani devlet egemenliğine, daha yalın ifadeyle ulus devletin egemenliğine yönelik bir inşa çabasıdır. O halde etni-ulus ilişkisine bir de ulus devleti katmak gerekir. Çünkü Kürt Sorunu bağlamında, sorunun ana kaynaklarından biri, ulus devlete egemen olan “Türk Ulusçuluğu” yani “Türkçülük esasındaki ulus devlet” görünmektedir.


Ulus Devlet Nedir?


Devlet, egemen iktidarın belli bir coğrafi bölgede ve muayyen bir insan kitlesi üzerinde kurulduğu ve egemen gücün bu bölgede zorlama araçlarında tekel sahibi olduğu bir birlik/organizasyon[22] olarak tanımlanır. Farklı şekil ve formlarıyla devletin insanlık tarihi boyunca var olduğu konusunda bir mutabakata rağmen, antropologlar devlet yapılanmasının ne doğal ne de kaçınılmaz olduğunun altını çizerler. Tam aksine devlet bazı kültürlerde ve uygun tarihsel koşullarda ortaya çıkar[23]. Devlet olmanın söz edilmesi gereken dört boyutu vardır:

(1) örgütsel planlama ve yönetim,

(2) siyasal sistemin planlanması,

(3) meşruluğun temelleri ve

(4) kültürel ve yapısal unsurlar[24].


Sanayi öncesi dönemdeki geleneksel tarım toplumunda, siyaset ve kültür, bir başka deyişle, devlet ve toplum arasında ilişki minimum olduğu için, kültürel homojenlik değil kültürel çokluk kuraldır. Kültürel homojenliğe ve bu homojenliğin siyasal alanda yansımasına ihtiyaç duyan toplum, sanayi toplumudur, çünkü sanayi toplumunun varlığını sürdürebilmesi sürekli olarak büyüyebilmesine bağlıdır; bu da ancak herkesin birbirinin yerini kolaylıkla alabildiği anonim bir kitle toplumunun yaratılmasıyla olanaklıdır. Anonim kitle toplumu, bir üst kültürün, yani yazılı bir kültürün topluma nüfuz etmesiyle yaratılır. Bunu yapacak olan da merkezileşmiş ve standartlaşmış eğitim sistemidir[25] . Anonim kitle toplumu ulustur. Bu nedenle ulus devlet ile sanayi toplumu arasında bir bağ vardır.


Son iki yüzyıl boyunca ulus en uygun hatta en meşru siyasi yönetim birimi olarak görüldü. Bu dönemde ulusçuluğa olan kayda değer ilgi bunun göstergesidir. Ulusçuluk esasında, ulusla devletin sınırlarının mümkün olduğunca örtüşmesi gerektiği inancında kendini göstermekte ve her ulusun kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olmasını ifade etmektedir[26]. Ulusçuluk, ulusla devletin birbirinin nasibi olduğunu, biri olmadan diğerinin eksik kalacağını savunur. Ancak birbirlerine yönelmeden önce, her birinin ortaya çıkması gerekmiştir ve ortaya çıkışları da birbirinden bağımsızdır; yani devlet kesinlikle ulusun yardımı olmadan ortaya çıkmıştır. Bazı uluslar da kesinlikle kendi devletlerinin inayeti olmadan oluşmuştur[27] .


Şimdi etni, ulus ve ulus-devlet hakkında, ortaya nasıl çıktıkları, tarihsel bağları ve derinlikleri konusunda bir perspektife sahibiz. Bu bilgiler ışığında Türkiye’de Kürtlerin durumunu etniklik, ulusçuluk ve ulus-devlet karşısında yaşadıkları sorunlar açısından inceleyebiliriz.


Türkiye’de Kürtler ve Ulusçuluk


Dünyada kendi devleti olmayan en büyük millet olarak bilinen Kürtlerin, milliyetçiliğin sahnede olduğu bir çağda milliyetçi duygular taşımaları şaşırtıcı değildir. Bu nedenle Kürt sorununun bir boyutu, etrafındaki milliyetçiliklerle karşılıklı etkileşim içinde olan bir milliyetçilik sorunudur. Fakat bu boyutu kavrayabilmek için, Türkiye’deki Kürtler özelinde etnik milliyetçiliğin Cumhuriyet öncesi köklerine bakmak ve nihai olarak ulus-devlet kuruluşundan itibaren “resmi milliyetçilik” hüviyeti kazanmış Türk milliyetçiliği karşısındaki pozisyonuna bakmak gerekir.


Bilindiği üzere etnik milliyetçilik dayanak olarak kendi kaderini tayin ilkesini almaktadır. 1789 Fransız Devrimi’nden bu yana, “ulusların kendi kaderini tayin” ilkesinin meşruiyeti giderek arttı ve desteklenir oldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde dünya çapında tam bir kabul kazandı ve 1945’te “bütün halklar kendi kaderini tayin hakkına sahiptir” ifadesiyle Birleşmiş Milletler Şartı’na dâhil oldu. Bu ilkenin yarattığı imaj ise, tüm halkların karşılıklı olarak birbirini dışlayan, sınırları birbiriyle çakışmayan, özerk ulus devletlerce yönetilen türdeş milletler halinde varolduğu bir ideal dünyadır[28]. Ancak pratikte tüm milletlerin böyle bir imkânı bulması mümkün olmamakta, sayıları binlerle ifade edilen milletler 200 dolayında devletin sınırları içinde kalmaktadır.


Kürtlerin durumuna geldiğinde “kendi kaderini tayin” ilkesinden ziyade, Smith’in “etnik milliyetçiliklerde bazı savaşların da katkısı olmuştur” yaklaşımı daha açıklayıcıdır. Smith, bazı savaşların yalnızca savaşan tarafların değil, savaşın yürütüldüğü toprakların sahibi olan üçüncü taraflardan da etnik topluluk çıkarttığını belirtir. Örneğin Ermeniler, İsveçliler, Çekler, Kürtler ve Sihler, ortak etniklik duyguları ortalarına düştükleri yabancı güçler arasındaki uzatmalı savaşların etkisiyle tekrar tekrar billurlaşmış örneklerdir[29].


Fakat tek başına etniklik, sosyal ya da kültürel bir kimlik bilincinden ibaret kalabilirdi. Oysa burada karşı karşıya olduğumuz durum bunu aşan, siyasal kimlik bilincine, yani ulusal bazı hak taleplerine ve yer yer egemenlik talebine yükselen bir realite mevcuttur. Bu nedenle sosyo-kültürel kimlikten siyasal kimliğe geçişin Kürtler açısından biraz daha analizini yapmak gerekecek.


Siyasi kimlik bilincinin (milliyetçilik) uyandırılmasında farklı yaklaşımlar ileri sürülmüştür, (burada sadece bu çalışmaya uygun görülenlerden söz edilecektir). Bunlardan biri inşacı milliyetçilik yaklaşımıdır. Smith’e göre, etnisiteden millete gidilen süreçte ilk sözü söyleyenler etnik entelektüellerdir. Milliyetçiliklerin çoğu entelektüeller ve/veya profesyoneller tarafından yönetilir. Entelektüeller milletin temel tanımlamasını ve karakterizasyonunu sağlarlar, profesyoneller ise milliyetçi fikir, mit ve ideallerini şekillendirirler[30]. Bir grup insan ne din, dil, kültür, gelenek, tarihsel arka plan ve kan bağı ortaklıkları olduğu halde kendilerine ortak kimlik biçebilirler[31]. Milliyetçiliğin korumak ve yeniden canlandırmak iddiasında olduğu kültürler çoğu kez ya kendi icadıdır ya da tanınmayacak kadar değişmiştir. Milleti milliyetçilik yaratmıştır[32]. Milliyetçilik meydanlar ve kitle iletişim tarafından homojenleştirilir. Bu bilgiler ışığında milliyetçiliğin bir inşa ürünü olduğu, inşa olmaksızın siyasallaşmayacağı görünmektedir. İnşada da ideoloji başroldedir[33].


Bir başka yaklaşım ise; etkisine maruz kalınan bir milliyetçiliğe tepki olarak gelişen milliyetçiliktir. Esasında bu da bir inşadır, ancak kendi iç dinamikleri yerine ötekinin kışkırttığı bir inşa. Berlin’e göre, salt ulusal bilinçten farklı olarak milliyetçiliğin, bir toplumun geleneksel değerlerine yukarıdan bakan ve küçümseyen bir tavra karşı toplumsal olarak en bilinçli üyelerinin –zamanla öfke ve kendi benliğini vurgulamaya yol açacak- yaralanmış gururunu ve aşağılanmışlık duygusunu yansıtan bir yanıt olabilir. Bu, modern milliyetçilik paradigmasının Alman tepkiciliği içinde geçirdiği süreçle desteklenmektedir[34]. Türkiye’de cumhuriyet tarihi sonrası gelişen Kürt milliyetçiliğini açıklamada, -özcü, inşacı veya kurgusal bileşenler içermesine rağmen- bu yaklaşımın daha uygun durduğu ilerleyen paragraflarda belirecektir.


Kürtler özelinde milliyetçiliğin kökenine bakıldığında, bağımsız bir Kürt devletinin özlemini çeken Kürtlerin izi tarihte geriye doğru, hatta Fransız Devriminden bir hayli önceye, Ehmed-é Xani’ye (1600’lü yıllar) kadar sürülebilir. Xani’nin, ünlü eseri “Mem û Zin”den birkaç dize bunu açıkça göstermektedir:

“Ger dê hebûya me serfırazek

Sahıbkeremek, suxennewazek

(…)

Ger dê hebûya me padişahek

Laiq bidiya Xwedê kulahek

Te’yin bıbûya jıbo wi textek

Zahır vedıbû jıbo me bextek

Hâsıl bıbûya jıbo wi tacek

Bê guman dıbû me ji rewacek

(…)

Muhkûeleyhi û sealik

Mexlûd û mutiê Tırk û Tacik

(…)

Herçı bıre şiri destê himmet

Zept kır ji xwe ra bı mêri dewlet

Lewra ku cihan weki erûs e

Wê hukm-ı dı destê şirê rûs e”[35].


Xani, bu dizelerde çok açık şekilde Türk ve Acem (Tırk û Tacik) himayesinde kalan Kürtlerin bahtsızlığını vurgulamakta, Kürtlerin, başında tacıyla, tahtında oturan bir padişahı olmadığı için hükümranlık altında kaldıklarından yakınmakta, devlete hâkimiyetin “gayret” ve “çıplak kılıç” (savaş) ile olduğunu belirtmektedir. Bugünkü anlamda ulusçuluğun söz konusu olmadığı bir dönemde Kürtlerin siyasi özyönetiminden söz etmektedir. Ancak, Xani sadece çağının ilerisinde bir entelektüeldir. Onun yönetici seçkinler veya kitleler tarafından bu milliyetçi özlemi yönünden desteklendiğine dair herhangi bir işaret bulunmamaktadır.


1881 Ubeydullah İsyanı, Kürt milliyetçi mücadelesinin başlangıcı sayılabilir. İngiliz belgelerinin de doğruladığı gibi Ubeydullah kendisinin yönettiği bağımsız bir Kürt devleti talep etmiştir. “Ronald Thomson Ekim 1881’de Tahran’daki İngiliz görevlisi Earl Granville’e yazdığı bir mektupta şöyle diyor: Şeyh… şu anda kendisinin ve bütün Kürt önderlerinin, kendi işlerini Türk ve İran yetkililerinin müdahalesi olmadan idare edecekleri birleşik bir Kürdistan’ın kurulmasının gerekliliği konusunda hemfikir olduklarını belirtiyor[36]. Aynı döneme ve aktöre atıfla Zürcher de, Efendiler olarak bilinen Kürt entelektüelleri arasında 1880’lerin başından itibaren egemen Türk milliyetçiliğine karşı tepkilerin, aynı zamanda, Kürt milliyetçi duygularını beslediğini belirtmektedir. Bu dönemdeki Kürt milliyetçiliği (Ubeydullah sayılmazsa) aslında kültürel bir milliyetçilikti. Siyasi taleplerini sistemleştirdiği 1914’teki Bitlis, Süleymaniye ve Barzan ayaklanmalarında bile, “Osmanlıcı” özelliğini hiç kaybetmedi. 20. yüzyılın başındaki Kürdistan (1898-1902) veya Kürt Terakki ve Teavün Gazetesi (1908-9) gibi Kürt basını, Kürtlüğü, egemenlik ve bağımsızlık taleplerinde bulunmadan yenilenmiş bir Osmanlı sözleşmesi fikri çerçevesinde anladılar[37]. Kürt Teali Cemiyeti üyelerinden bir kısmı, bir Kürt devleti fikrini savunurken, cemiyetin başkanı Seyyid Abdulkadir’in aralarında bulunduğu bir kısmı ise İslam’ın ve halifeliğin müdafaası adına, sınırlı bir Kürt özerkliğini ve yenilenmiş bir Kürt-Türk kardeşliğini savundular. Bunda önemli bir etken, başlangıçta, hem İstanbul hükümetinin hem de Mustafa Kemal’in Kürtlüğü, inşa edilmekte olan yeni siyasi oluşumun meşru bir unsuru olarak kabul etmeleriydi. 29 Ekim 1919’da Mustafa Kemal ve arkadaşları ile İstanbul hükümeti arasında yapılan Amasya Protokolleri, Mustafa Kemal’in Kürt şeyh ve ağalarına yazdığı mektuplar, çeşitli konuşmaları ve El-Cezire bölgesi kumandanına yolladığı emirler, müstakbel devlette bir Kürt özerkliği perspektifini açık tutuyordu[38]. Gerçekte Kurtuluş Savaşı süresince kurulmakta olan devletin Türk etnisitesini merkezine alan bir resmi milliyetçilik uygulayacağına dair herhangi bir işaret belirmez. Grup aidiyetini bir etnisiteden ziyade din üzerinden kavrayan Kürt seçkinleri ve halkı –en azından sonucu etkileyecek çoğunluğu- için verilmekte olan savaş dinin ve halifeliğin korunması savaşıydı, Türk etnik merkezli bir ulus devletin kuruluşu savaşı değildi.


Kürt etnik milliyetçiliğinin niteliği Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet döneminde birbirinden farklıdır. Osmanlı dönemi ve Kurtuluş Savaşı sonrası 1924’e kadar Kürt etnik milliyetçiliği kendi tarihi yurdunda, kendi kaderini tayin veya özerkliğini muhafaza özlemi temelindedir. Ancak 1924 Anayasasında devletin “milli” olduğu ve vatandaşlarının da “Türk” olduğu hükme bağlandıktan sonrası, Kürt milliyetçiliği, özyönetim özlemine ilaveten, resmi milliyetçiliğe karşı kimliğini koruma direnişi halini almaktadır. Bu açıdan Cumhuriyetin 1924 öncesi ile sonrası birbirinden bariz şekilde farklılaşan bir kırılmayı temsil eder. Bu nedenle Kürt milliyetçiliği araştırmalarında bu iki dönemi birbirinden ayırmak gerekir.


Milliyetçi Kürtler için bugünkü Kürt sorununun temeli Kurtuluş Savaşı günlerindeki yaklaşımın sonradan değişmesi neticesinde atılmıştır. Bu yaklaşım, değişimi bir kandırılmışlık ve mağduriyet duygusu ile Kürt etnik milliyetçiliğini beslemektedir. Balibar’ın “hiçbir şey bize ezilenlerin milliyetçiliği ile ezenlerinkini, kurtuluş milliyetçiliği ile fetih milliyetçiliğini kayıtsız şartsız özdeşleştirme hakkını vermez[39] ifadesinde belirttiği gibi, milliyetçi ideolojinin meşrulaştırılmasındaki motivasyon önemlidir. Ne var ki, Kymlicka’ının ifade ettiği gibi “milletler çoğunlukla kendileri için istedikleri kendi kaderini tayin ya da kendini savunma haklarını başka milletler için reddediyorlar[40]. Türkler kendileri için tartışmasız olarak gördükleri bu hakkı Kürtlerin katılımıyla savaş kazanıldıktan sonra Kürtler söz konusu olduğunda şiddetle karşı çıkacaklardı. Fakat sadece bununla da yetinmeyeceklerdi.


Kemalist hükümet her ne kadar Kürt-Türk kardeşliği vaatlerini yerine getirmediyse de Kürt vilayetleri için öngörülen yerel özerklikler olasılığını, en azından 1922-1923’te yok saymadı. 10 Şubat 1922’de TBMM’de, Kürdistan için bir özerklik tasarısı tartışıldı ve Mustafa Kemal, 1923 gibi ileri bir tarihte İzmit’teki basın toplantısında, Kürdistan için özerklik prensibini değil, Kürt vilayetlerinin de içinde bulunduğu, Türkiye’nin farklı vilayetleri için yerel özerklikler prensibini kabul etti[41]. Ancak ilerleyen zaman içinde bu konuda hiçbir adım atılmayacak, tam aksine devlet, resmi milliyetçiliğin tonunu gittikçe yükseltecekti. Bu hayal kırıklığı Kürtler arasında direniş milliyetçiliğinin tohumlarını gübrelemekteydi.


Kürt etnik-milliyetçi direnişinin gelişmesinde ikinci bir etken, muhtemelen, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi dayanak olarak İslam’ı ve Osmanlı’yı bir yana bırakmasıdır. Şeyh Sait’in Kürt ulemasına ve aşiretlerine yolladığı mektuplarda: “Daha önce ortak bir halifemiz vardı ve bu, bizim dindar halkımıza, Türklerle aynı topluluğun bir parçası olmanın derin bir hissiyatını veriyordu. Hilafetin ilgasından beri bize kalan tek şey Türk baskısıdır”, başka bir mektupta da: “İslam, Kürt ve Türk birliğinin temeliydi. Türkler bunu bozdular. Bundan dolayı Kürtler artık, kendi gelecekleri için sorumluluk almalıdırlar[42] ifadeleri bunu göstermektedir. Nihayet 1925’te Kürtler ile cumhuriyet arasında ilk çatışma “Şeyh Sait İsyanı” adıyla patlak verecek, kanlı bir bastırma sonucu isyanın lideri İstiklal Mahkemesinde yargılanarak idam edilecekti. Takip eden yıllarda farklı Kürt isyanları alevlenecek ve hepsi şiddetle bastırılacaktı. Ancak bunların salt milliyetçi saiklerle yapılıp yapılmadıkları tartışmalıdır. Tek parti dönemi boyunca (1924-1950) Kürtler resmi olarak yok sayıldı, siyasi katılımlarına olanak tanınmadığı gibi birçok uygulama ile sert bir asimilasyona tabi tutuldu. Bu dönem, Kürtlerin milliyetçilik tohumlarını zihinlerinin derinliklerinde acılı anılarla saklamalarına ve öfke biriktirmelerine neden olan bir dönemdir. Artık milliyetçilik kendi kaderini tayin isteğini aşıp, varlığını sürdürmek için içten içe direnen bir nitelik almıştır.


Çok partili dönemde Demokrat Parti (DP) Kürtler ile devlet arasındaki mesafeyi nispetten yakınlaştıracak adımlar attı. En azından Şeyh, Aşiret Ağası gibi Kürt toplumsal yapılanması içinde önemli yeri olan geleneksel seçkinleri milletvekili yaparak Kürtlerin siyasal katılımının kısmi de olsa yolunu açtı. Tek partili döneme oranla kısmen de olsa oluşan demokratik ortamda, Kürt milliyetçiliği fikri de ifade edilmeye başlanmıştı. Ancak, çok geçmeden Demokratlar sonunda seleflerinin otoriter eğilimlerine ve önemsemedikleri sivil ve askeri seçkinlerin huzursuzluklarına yenik düşmüşlerdi. Bu dönem, Kürtlerin bakış açısından, tarihteki en önemli yargılamalardan biriyle son bulmuştu. Kırkdokuz önemli Kürt aydın, isyan girişimi gerekçesiyle yargılanmıştı, Mayıs 1960’ta Demokratları deviren askeri cunta tarafından oluşturulan hükümet 484 Kürdü tutuklamış ve 55 ağayı batı şehirlerine sürgüne göndermişti[43]. Yani, özünde Kürtlerle hiçbir ilgisi olmayan Kemalistler ile muhafazakârlar arasındaki iktidar kavgası bile, Kürt seçkinlerin ve entelijensiyasının yok edilmesi için bir fırsata dönüştürülmüştü.


Bu gelişmeler, 1960’ların siyasi olarak gerilim dolu ortamında Kürt gruplar açısından son derece önemli siyasi örgütlenme alanları açmıştı. Bu siyasi örgütlerin ilki, Türk Solu ile ortak hareket ettikleri Türkiye İşçi Partisi (TİP) idi. TİP, kurulduktan hemen sonra, Kürt sorununun o dönem halk arasında bilinen veya anılan adıyla, “şark meselesi”ne odaklanacaktı. Parti, Kürt üyelerin girişimleriyle, 1970 yılında açık biçimde Türkiye’de bir etnik sorun olduğunu ilan etti. Bir başka askeri müdahalenin ardından 1971 yılında Anayasa Mahkemesi “etnik” ifadesini gerekçe göstererek partiyi kapatacaktı[44]. İlerleyen zaman içinde bu işbirlikleri de, Türk solunun Kürtlere karşı kayıtsız yaklaşımının yarattığı hüsranla sonuçlanacak, başta üniversite gençliği arasında olmak üzere, sol görüşlü Kürt gruplarının oluşmasına yol açacaktı. Bugünün Türkiye’sinde Kürt sorunu denince akla ilk gelen PKK’nin ideolojik temelleri de o günlerde bu gruplardan biri tarafından atılacaktı. Ülkenin hızla içine girdiği kargaşa ortamı 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle sonuçlanacaktı. Darbe sonrası gelen yasaklar ve baskılar Kürt kimliği oluşumu sürecini daha da hızlandırmış, gizliden gizliye besledikleri milliyetçi duyguları bastırmak yerine daha da kuvvetlendirerek sonunda PKK’nin üye ve destek toplamasına katkıda bulunmuştu. 1980’lerin sonuna gelindiğinde Kürt sorunu artık siyasi sahneye tüm ağırlığıyla kurulmuştu. Gelişen iletişim ve medya ortamlarının da etkisiyle Kürtler birbirlerini keşfediyor, bulundukları her coğrafyada ötekileştirilmiş olmalarından kaynaklanan milliyetçi bir öfke biriktiriyorlardı.


1924 sonrası dönemin özellikleri itibariyle öncesinden farklı olduğu için, Kürt milliyetçiliğinin motivasyonları ve niteliği açısından direniş milliyetçiliği olduğunu göstermektedir. Birçok araştırmacı bu dönemin Kürt milliyetçiliğine etkisine değinmektedir. Şahin’e göre; Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayata geçirilen Türkleştirme politikaları ve bu politikalara karşı geliştirilen direnç, bugüne değin Kürt kimliğinin, Kürt milliyetçiliğinin ve Kürt siyasetinin şekillenmesinde başat rol oynamışlardır. Bu çerçeveden bakıldığında, Kürt sorununun Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürtlerin yok sayılarak ve gerektiğinde azami düzeyde askeri yöntemler kullanılarak, çözülmek yerine yeniden üretildiği görülür [45]. Türkiye yıllarca bu sorunu çözmek yerine “ret ve inkâr” politikası uygulayarak yaklaşmış, ancak bu yaklaşım tarzı çözüm olmadığı gibi sorunun giderek büyümesine de yol açmıştır[46]. Gerek Kürt sözcüğüne yüklenen anlam, gerekse Kürt dili ve ırkının kabulü, ifadesi ve dilin günlük yaşamda kullanımına yönelik getirilen yasak ve sınırlamalar, yapılan propagandaların da etkisiyle hem insanlarda ayrımcılık algısının oluşmasına sebep olmuş, hem de bölgede ayrılıkçı hareketlerin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır [47].


Bir topluluğun kimliğini inkâr o kimliği yok etmez. Özellikle de “ulus”unun bir etnik kimliği merkez alan inşası boyunca, resmi milliyetçilik hüviyeti kazandırılmış “iç grup”un karşısındaki “dış grup” olarak -dolaylı da olsa- konumlandırılmış ise onun direnişçi milliyetçi kimliğinin de dolaylı inşası sağlanmış olur.


Görüldüğü üzere Türkiye’de Kürt sorununun etnik milliyetçilik boyutu, resmi milliyetçilik hüviyeti kazandırılmış egemen Türk milliyetçiliği karşısında direniş milliyetçiliği hüviyeti kazanmış Kürt milliyetçiliğinin karşılıklı mücadelesi sorunudur. Bu karşılıklı mücadelede Türk milliyetçiliğini, milliyetçi Türklerden ziyade, tüm kaynakları, uygulamaları ve yaptırım gücüyle bizzat devlet temsil etmektedir.


Kürt sorununun etnik milliyetçi (ulusçu) bir boyutu da vardır. Bu boyutun yok edilmesi de mümkün değildir. Fakat hem Kürtlerin hem de Türklerin, Lazların, Çerkezlerin ve diğer etnik grupların etnik milliyetçilik yaptıkları halde bir arada yaşamaları mümkündür. Bunun dünyada çeşitli örnekler vardır. Birinin ötekini yok edinceye veya tamamen asimile edinceye kadar çatışması gerekmez. Çatışma yerine uzlaşmanın karşılıklı kazanımları yükselttiği seçenekleri görmek ve geliştirmek gerekir.


Bunun için devlet aygıtını ve milliyetçi ideolojiyi kendi çıkarı için araçsallaştıran, devlet vasıtasıyla kendi çıkarlarını yasallaştırmak adına diğerlerini “yasak” konumuna iten ilişkiler ağını görmek gerekir. Mevcut durumda Türkiye’de devlet, bir çıkar grubunun ya da küçük bir elitin, kendi çıkarlarını devlet gücüyle korumak ve yeniden üretmek için araçsallaştırdığı bir aygıt konumundadır. Bu elit ayrıcalıklarını korumak için meşruiyetini ideolojik milliyetçilikten (resmileştirilmiş Türk milliyetçiliği) temin etmektedir. Fakat bu ayrıcalıkları Türk milliyetçisi olan herkesle paylaşacağı anlamına gelmez. Tam aksine Türk milliyetçiliği yapan veya yapmayan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan büyük bir çoğunluk canları ve mallarıyla onlarca yıldır büyük bedeller vermeye devam etmektedirler.


Olgunun kavranmaması halinde, varlığını bu sorunun varlığına bağlı olan, sorun ortadan kalkarsa ayrıcalıklı konumlarını kaybedecek olan küçük bir azınlığın kirli çıkarları uğruna Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni… Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bedel vermeye devam edeceklerdir. Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler ve Türkiye’deki bütün etnik, kültürel, inançsal farklı kesimler için ortak bir mutabakat, uzlaşılmış bir toplum sözleşmesi mümkündür ve bunu her birimiz tüm gücümüzle istemeliyiz, bu uğurda çalışmalıyız. Yurdumuzun kaynakları zengindir, imkânları geniştir, bizi birbirimizle kapıştırıp kırdıranların özünde kaynakları talan ettiklerini ve bu kavgayı da, bu talan görünmesin diye sürekli beslediklerini gördüğümüz zaman, refahın ve huzurun sağlandığı ortak bir ülke ideali mümkündür. Bu yazılar da bu idealin gereğidir.








ATIFLAR

[1]Karakoç, J. (2009), Türkiye’nin Dış Politikasında Kürt Sorunu Etkisi: 1980’lerden Bugüne, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara [2] Smith, A. D. (2010), Milli Kimlik, Çev. B. S. Şener, İletişim Yayınları, İstanbul [3] Heywood, A. (2010), Siyaset, (Çev. B.B. Özipek, B. Şahin, M. Yıldız, Z. Kopuzlu, B. Seçilmişoğlu ve A. Yayla), Liberte Yayınevi, Ankara [4] Smith, A. D. (2010), Milli Kimlik, Çev. B. S. Şener, İletişim Yayınları, İstanbul [5]Lêvi-Strauss, C. (2007), Irk, Tarih ve Kültür, (Çev. H. Bayrı, R. Erdem, A. Oyacıoğlu ve I. Ergüden), Metis Yayınları, İstanbul [6] Smith, A. D. (2010), Milli Kimlik, Çev. B. S. Şener, İletişim Yayınları, İstanbul [7]Giddens, A. (2008b), Ulus Devlet ve Şiddet, (Çev. C. Atay ), Kalkedon, (y.y.) [8]Aydın, S. (2007a), Dil ve İletişim, in Antropoloji, Anadolu Üniversitesi Yayın No: 1761, Eskişehir [9]Giddens, A. (2008c), Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori, (Çev. T. Birkan), Metis Yayıncılık, İstanbul [10]Heywood, A. (2011b), Siyasi İdeolojiler, (Çev. A.K. Bayram, Ö. Tüfekçi, H. İnaç, Ş. Akın ve B. Kalkan), Adres Yayınları, Ankara [11]Fukuyama, F. (2008b), Ulus İnşası, (Çev. H. Kaya), Profil Yayıncılık, İstanbul [12]Gellner, E. (2006), Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. B. Ersanlı ve G.G. Özdoğan, Hil Yayın, İstanbul [13]Williams, R. (2007), Anahtar Sözcükler, (Çev. S. Kılıç), İletişim Yayınları, İstanbul [14]Gellner, E. (2006), Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. B. Ersanlı ve G.G. Özdoğan, Hil Yayın, İstanbul [15]Balibar, E. ve Wallerstein, I. (2007), Irk Ulus Sınıf, (Çev. N. Ökten), Metis Yayınları, İstanbul [16]Smith, A. D. (2003), Nationalism and Modernism, Taylor & Francis e-library [17]Gellner, E. (2013), Milliyetçiliğe Bakmak, Çev. S. Coşar ve S. Özertürk-N. Soyarık, İletişim Yayınları, İstanbul [18]Doğan, C. (2011) XVI. Yüzyıl Osmanlı İdari Yapısı Altında Kürt Emirlikleri ve Statüleri. SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Mayıs 2011, Sayı:23, ss.31-43. [19] Gellner, E. (2006), Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. B. Ersanlı ve G.G. Özdoğan, Hil Yayın, İstanbul [20]Smith, A. D. (2013), Milliyetçilik, Çev. Ü. H. Yolsal, Atıf Yayınları, Ankara [21]Anderson, B. (2011), Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, (Çeviren: S. İskender), Metis Yayınları, İstanbul [22] Yayla, A. (2008), Siyasi Düşünce Sözlüğü, Adres Yayınları, Ankara [23]Puri, J. (2004), Encountering Nationalism, Blackwell Publishing, U.K. and 350 Main Street, Malden, MA 02148-5020, USA [24]Fukuyama, F. (2008a), Devlet İnşası, (Çev. D. Çetinkasap) Remzi Kitapevi, İstanbul [25]Örs, H. B. (2007), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul [26]Heywood, A. (2011a), Siyaset Teorisine Giriş, (Çev. H.M. Köse), Küre Yayınları, İstanbul [27]Gellner, E. (2006), Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. B. Ersanlı ve G.G. Özdoğan, Hil Yayın, İstanbul [28]Yuval-Davis, N. (2008), Aidiyetler: Yerlilik ile Diaspora Arasında, in U. Özkırımlı, 21. Yüzyılda Milliyetçilik, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul [29]Smith, A. D. (2010), Milli Kimlik, Çev. B. S. Şener, İletişim Yayınları, İstanbul [30]Smith, A. D. (2003), Nationalism and Modernism, Taylor & Francis e-library [31]Hobsbawm, E. (2010), 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, Çev. O. Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul [32]Gellner, E. (2006), Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. B. Ersanlı ve G.G. Özdoğan, Hil Yayın, İstanbul [33]Breuer, S. (2010), Milliyetçilikler ve Faşizmler: Fransa, İtalya ve Almanya Örnekleri, (Çev. Ç. C. Dikmen), İletişim Yayınları, İstanbul [34]Berlin, İ. (2008), Kirpi İle Tilki: Seçme Makaleler (Çev. M. Tunçay, Z. Mertoğlu), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul [35]Ehmedê Xani, Mem u Zin, Wergéré tipén Latin u Kurdiya xweru: M. Emin Bozarslan (2010) (Latin alfabesine ve günlük Kürtçeye çeviri: M. Emin Bozarslan), Weşanén Deng, Evin Turizm İnş. Yayıncılık Ltd. Şti, Diyarbakır [36]Özoğlu, H. (2005), Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Çev. N. Özok-Gündoğan ve A. Z. Gündoğan, Kitap Yayınevi, Ankara [37]Zürcher, E. J. (2011), İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye’de Etnik Çatışma, İletişim Yayınları, İstanbul [38]Zürcher, E. J. (2011), İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye’de Etnik Çatışma, İletişim Yayınları, İstanbul [39]Balibar, E. ve Wallerstein, I. (2007), Irk Ulus Sınıf, (Çev. N. Ökten), Metis Yayınları, İstanbul [40]Kymlicka, W. (2008), Milliyetçiliğin Geleceği, in U. Özkırımlı, 21. Yüzyılda Milliyetçilik, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul [41] Zürcher, E. J. (2011), İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye’de Etnik Çatışma, İletişim Yayınları, İstanbul [42] Zürcher, E. J. (2011), İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye’de Etnik Çatışma, İletişim Yayınları, İstanbul [43]Fuller, G. E. ve Barkey, H.J. (2011), Türkiye’nin Kürt Meselesi, (Çev. H. Kaya), Profil Yayıncılık, İstanbul [44]Fuller, G. E. ve Barkey, H.J. (2011), Türkiye’nin Kürt Meselesi, (Çev. H. Kaya), Profil Yayıncılık, İstanbul [45]Şahin, B. (2006) Türkiye’nin Avrupa Birliği Uyum Sureci Bağlamında Kürt Sorunu: Açılımlar ve Sınırlar. in Kaya, A. ve Tarhanlı, T. (2006). Türkiye’de Çoğunluk ve Azınlık Politikaları: AB Sürecinde Yurttaşlık Tartışmaları. TESEV Yayınları, İstanbul [46]Özer, A. (2011), Beş Büyük Tarihi Kavşakta Kürtler ve Türkler, Hemen Kitap. İstanbul [47]Bilgiç, Mehmet S. ve Akyürek, S (2012), Türkiye’de Kürtler ve Toplumsal Algılar, BİLGESAM Yayınları, İstanbul

749 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör